|
Che Guevara
Devrimcinin görevi devrim yapmaktır
İyi bilindiği gibi, 1 Ocak 1959’da doruğuna
ulaşan devrimci kavgamızın başlangıç tarihi 26 Temmuz 1953’tür. O
günün sabahında Fidel Castro’nun yönettiği bir grup devrimci, Oriente
Eyaleti’ndeki Moncada kışlalarına saldırdı. Saldırı başarısızlıkla
sonuçlandı. Bu başarısızlık büyük bir felakete dönüştü. Hayatta kalan
devrimciler ise hapse atıldılar, fakat onların genel bir af ile serbest
kalmalarından sonra devrimci kavga yeniden başladı.
Sosyalizmin tohumlarının
atılmasında temel etken insandı
Sosyalizmin yalnızca tohumlarının
mevcut olduğu bu devrede temel etken insandı. Biz tüm güvenimizi bireysel,
kendine özgü karakteristikleri, adı ve sanı olan kişilere bağladık.
Görev, yetenekleri ölçüsünde bu insanlara emanet edilmişti, başarıya
ulaşması ya da başarısızlığa uğraması onlara bağlıydı.
Daha sonra gerilla savaşı aşamasına
geçildi. Gerilla savaşı iki farklı unsurdan meydana geldi. Birinci
unsur, harekete geçirilmesi gereken fakat bilinçsiz, uyuyan kitlelerden
oluşan halk, ikincisi onun öncüsü, hareketin motor gücü, devrimci
bilincin ve militan ruhun jeneratörü olan gerillalar. İşte bu öncü
güç, zafer için gerekli öznel koşulları yaratan hızlandırıcı bir etkendi.
Burada yine, düşüncemizin proleterleşmesi
sürecinde ve alışkanlıklarımızda ve düşünce yapımızda meydana gelen
devrimde, temel etken bireydi. Devrimci güçler içinde üst rütbelere
kadar ulaşan, Sierra Maestra savaşçılarının herbiri kendi olanaklarına
göre önemli işler başarmışlardır. Onlar bu rütbelerine bu temele dayanarak
eriştiler. Bu ilk kahramanlık devresiydi ve bu devrede onlar en ağır
sorumluluklar, en büyük tehlikeler için çarpışmışlardır, onlar için
bir görevi başarıyla tamamlamaktan başka tatmin edici hiçbir şey yoktu.
Devrim davasına kendini adama,
tarihimizin başka dönemlerinde de görülür. Ekim Krizi süresince ve
Florida kasırgası günlerinde, bütün bir halkın ortaya koyduğu ender
rastlanır fedakârlık ve olağanüstü çaba örnekleri gördük. Bizim temel
görevlerimizden birisi de, günlük yaşantımızda da bu kahramanca tutumu
sürdürmek için ideolojik noktalardan harekete geçerek bir çözüm yolu
bulmaktır.
Kapitalizmin bireyi: İnsan
insanın kurdudur
Kapitalizmde insan, genellikle
kavrayış ve anlayışının ötesinde kalan acımasız yasalarla yönetilir.
Yabancılaşan birey, kendisi gibilerin oluşturduğu topluma görünmez
bir göbek bağı ile bağlıdır. Bu göbek bağı, kapitalizmin değer yasasıdır.
Bu yasa, kişinin bugünkü durumunu ve geleceğini şekillendirerek hayatının
tüm yönlerinde işler haldedir.
İnsanların çoğu için kör ve
görünmez olan kapitalizmin yasaları, birey üzerinde, düşünmesine fırsat
vermeksizin etkili olur. Kişi, yalnızca görünürde sonsuz olan önündeki
ufkun genişliğini görür. Kapitalist propagandacıların, başarı olanakları
için Rockefeller örneğinden -doğru olsun, olmasın- ders alınması gerektiğini
öne sürmeleri, bu ufukları nasıl pembeye boyadıklarını gösterir.
Bir Rockefeller’in daha ortaya
çıkması için gereken yoksulluk ve ıstırabın derecesi ve böylesine
büyük bir servet birikiminin zorunlu kıldığı ahlaksızlığın ölçüsü
perde arkası edilir, bu durumu halkın gözleri önüne sermemiz de genellikle
mümkün değildir.
Her halukârda, başarıya giden
yolun tehlikelerle dolu olduğu, fakat yetenekli bir bireyin sözüm
ona her şeye rağmen başarı ya ulaşabileceği masalı anlatılır. Yol
ıssız, ödül ise uzaktadır. Bu yolda insan insanın kurdudur; birey,
ancak diğerleri mahvolması pahasına başarıya ulaşabilir.
Sosyalizmin bireyi: Karakterli
bir kahraman
Şimdi, şu şaşırtıcı ve heyecan
verici sosyalizmin kuruluşu olayının kahramanı olan bireyi, tek bir
varlık ve toplumun bir üyesi olarak ikili yaşamı içinde tanımlamaya
çalışacağım.
Kurulmakta olan yeni toplum,
var gücüyle geçmişine karşı mücadele etmelidir. Geçmişin kalıntıları
eski piyasa ilişkilerinin sürmekte ısrar ettiği geçiş döneminin tüm
özelliklerinde ve bireyi tecrit etmeye yönelik sistemli bir eğitimin
izlerinin hâlâ ağırlık taşıdığı toplumun bilincinde varlığını devam
ettirir. Mal, kapitalist toplumun ekonomik hücresidir. Mal varolduğu
sürece, etkileri, üretimin örgütlenmesinde ve bunun sonucu olarak
toplum bilincinde kendini hissettirir.
Bundan dolayı kitleleri eyleme
geçirecek aracı doğru seçmek çok önemlidir. Temelde bu araç manevi
karakterli olmalı, fakat, özellikle toplumsal karakterli maddi canlandırıcı
etkenlere de ver verilmelidir.
Daha önce söylediğim gibi, büyük
felaket anlarında manevi canlandırıcıları etkili hale getirmek kolaydır;
fakat onların, etkisini sürdürmesi için yeni değer yargılarının yer
aldığı bir bilincin gelişmesine de ihtiyaç vardır. Toplum tüm olarak,
çok büyük bir okul haline getirilmelidir.
Devrimcilerin çabasıyla
ilerleyebiliriz
Yol uzun ve güçlüklerle doludur.
Zaman zaman patikalarda dolanırız ya da geri dönmemiz gerekir, bazen
çok hızlı gider ve kitlelerden koparız, bazen de çok yavaş yol alır
ve peşimiz sıra gelenlerin sıcak nefesini ensemizde duyarız. Devrimciler
olarak bizler, çabalarımızla yol açarak elverdiğince hızla ileriye
doğru atılırız, fakat kitleyi kendimizden vereceğimiz örneklerle esinlendirirsek
daha hızlı ilerleyebileceğimizi biliriz.
Manevi canlandırıcı etkenlere
verilen öneme rağmen iki ana gruba bölünme (sosyalizmin kuruluşuna
şu ya da bu nedenle katılmayan azınlığın dışında) toplumsal bilincin
ne de olsa az gelişmiş olduğunu gösterir.
Öncü grup ideolojik bakımdan
kitlelerden daha ileridir; kitleler yeni değerleri anlarlar, fakat
bu kavrayışları yeterli değildir. Öncülerde, onların ön safta görevlerini
fedakârca yerine getirmelerini sağlayacak niteliksel bir değişme meydana
gelmiştir, kitlelerse ancak yan yola kadar gelebilmişlerdir, canlandırılmaları
ve belirli şiddetteki baskılarla harekete getirilmeleri gereklidir.
Bu, yalnızca yenilen sınıfın değil, aynı zamanda zafere ulaşan sınıfın
bireyleri üzerinde de etkisi görülen proletarya diktatörlüğüdür.
Bütün bunlar, tam bir başarı
için, bir dizi düzenek ve devrimci kuruluşun gerektiği anlamına gelir.
Yirmi birinci yüzyılın
insanını yaratmalıyız
Henüz bir hayal olmasına ve
gerçekleşmiş bir özlem olmamasına rağmen, yirmi birinci yüzyılın insanını
yaratmalıyız. Çalışmamızın temel hedeflerinden biri de kesinlikle
bu gelecek yüzyılın insanını yaratmaktır; teorik alanda somut başarılar
kazandığımız ya da tersine somut araştırmalarımızın temeli üzerinde
önemli teorik sonuçlara vardığımız ölçüde, insanlığın davası olan
Marksizm-Leninizm’e büyük bir katkıda bulunmuş oluruz.
Ondokuzuncu yüzyılın insanına
karşı tepkimiz bizim yirminci yüzyılın kokuşmuşluğu içine saplanıp
kalmamıza sebep oldu; bu düzeltilemeyecek bir yanlış değildir, fakat
revizyonizme açık kapı bırakmamak için bunun üstesinden gelmemiz gereklidir.
Büyük kitleler gelişmelerini
sürdürüyorlar; yeni düşünceler toplum içinde güç kazanmaya devam ediyor;
toplumun tüm üyelerinin tam olarak gelişimi için maddi olanaklar bulunması,
görevimizi daha da verimli kılıyor. Şimdi mücadele zamanıdır; gelecek
bizimdir.
Gençlik özellikle önemlidir
Gençlik özellikle önemlidir
çünkü eski yanlışların hiçbirini taşımayan yeni insanın oluşturulacağı,
işlenmesi kolay bir kildir. Gençlik bizim isteklerimize uygun olarak
yetiştirilir. Eğitimi giderek daha tam yapılır, başlangıçtan beri
gençliğin işgücüne katılmasını da unutmayız. Okul öğrencilerimiz,
eğitimleri sırasında ya da tatillerinde bedeni çalışmalar yaparlar.
Çalışma bazı hallerde bir ödül, diğer bazı hallerde ise bir eğitim
aracıdır, fakat hiçbir zaman ceza değildir. Yeni bir kuşak doğmaktadır.
Çalışmalarımız sürekli olarak
bu eğitimi amaçlar. Parti canlı bir örnektir; kadroları sıkı çalışmanın
ve fedakarlığın öğreticileri olmalıdır. Kadrolar, eylemleriyle, kitlelere
sosyalizmin kuruluşunun güçlüklerine, sınıf düşmanlarına, geçmişin
hastalıklarına ve emperyalizme karşı yıllar süren amansız bir mücadele
gerektiren devrimci görevin tamamlanmasında öncülük etmelidirler.
Devrimde insan kişiliğinin
rolü ve Fidel
Şimdi, tarihi yapan kitlelerin
bireysel lideri olarak insanın, insan kişiliğinin oynadığı rolü açıklamak
istiyorum.
Fidel ilk yıllarda devrime itici
gücünü kazandırdı, devrimin liderliğini yaptı. Şimdi de devrimi güçlendirmeyi
sürdürüyor; fakat aynı yolda seçkin önderler olacak şekilde gelişen
iyi bir grup da var, yine liderlerini izleyen büyük bir kitle de var,
çünkü liderlerine inanırlar, inanmalarının nedeni liderlerinin onların
isteklerini dile getirebilmesidir.
Ülkemizde birey, içinde yaşadığı
dönemin fedakârlık dönemi olduğunu bilir; feragata alışıktır. Fedakârlık
ilk kez Sierra Maestra’da ve daha sonra savaşılan her yerde öğrenildi.
Sonra da bütün Küba onu öğrendi. Küba, Amerika’nın öncüsüdür ve öncü
görevi yaptığı için, Latin Amerika halklarına tam özgürlüğün yolunu
gösterdiği için fedakârlık yapmak zorundadır.
Ülkede, önderlik öncü rolünü
de yüklenmelidir ve kişinin kendini tümüyle adadığı ve hiçbir maddi
ödül beklemediği gerçek bir devrimde, devrimci öncülük görevinin,
aynı zamanda hem şerefli hem de kahredici olduğu büyük bir içtenlikle
söylenebilir.
Devrimciyi harekete geçiren
büyük bir aşktır
Okuyucuya acayip gelse de, gerçek
devrimciyi harekete geçirenin büyük bir aşk olduğunu söyleyebilirim.
Bu nitelikten yoksun büyük bir devrimci düşünülemez.
Bir önderin karşılaştığı en
karmaşık durumlardan biri, tutkularıyla soğukkanlılığını birleştirmek
zorunda oluşu ve kılı kıpırdamaksızın en zor kararları alabilmesidir.
Öncü devrimcilerimiz, bu halk sevgisini yüceltmeli ve bu en kutsal
davayı tek ve bölünmez hale getirmelidirler. Onlar, günlük duyguların
ufak kırpıntılarıyla sıradan insanların sevgilerinin düzeyine inemezler.
Devrimin önderlerinin yeni yürümeye
başlayan, babalarının adlarını bile öğrenemeyen çocukları, devrimin
tamamlanması için hayatlarındaki genel fedakârlıkların bir parçası
olarak ayrı kalmak zorunda oldukları karıları vardır; arkadaş çevreleri
kesinlikle devrimci yoldaşlarının sayısıyla sınırlıdır. Onlar için
devrimin dışında başka bir hayat yoktur.
Bu koşullarda, kişi, büyük bir
insanlık sevgisine ve aşırı dogmatizm ve soğuk bir skolastisizme düşmemek,
kitlelerden kopmamak için güçlü bir adalet ve gerçekçilik duygusuna
sahip olmalıdır. Bu insanlık sevgisinin günlük bir işe, örnek olacak
eylemlere, harekete geçirici bir güce dönüşmesi için her gün çaba
göstermeliyiz.
Devrimci bütün hayatını
devrime adamalıdır
Devrimin ideolojik itici gücü
olan devrimci, sosyalizmin kuruluşunun dünya ölçüsünde tamamlanmasına
kadar ancak ölümüyle bitecek olan kesintisiz çalışması içinde tükenir
gider, elbette ki şimdiki durumda, bazı tehlikeler vardır, bunlar
yalnız dogmatizmin ya da büyük görevin ortasında iken halkla olan
bağların gevşemesinin yarattığı tehlikeler değildir. Zayıflık tehlikesi
de vardır. Eğer bir insan bütün hayatını devrime adamak istiyorsa,
bazı şeylerden yoksun olduğu, ya da çocuğunun ayakkabılarının eskidiği
yahut da ailesinin bazı ihtiyaçlarını karşılayamadığı gibi endişeleri
olmamalıdır, yoksa zihnini gelecekteki yozlaşmanın tohumlarının etkisine
açık tutan bir düşünce yapısına sahip olur.
Bizim durumumuzda ortalama insanın
çocuğun sahip olduğu şeylere bizim çocuğumuzun da sahip olmasıyla
ve ortalama insanın çocuğunun yoksun olduğu şeylerden bizim çocuğumuzun
da yoksun olmasıyla yetiniriz, ailelerimiz de bunu anlamak ve bu düzeyde
kalmaya çalışmak zorundadır. Devrimi insanlar yapar, fakat insan devrimci
ruhunu günden güne çelikleştirmelidir.
Kahramanca eylemimizin
bedelini ödememiz gerektiğini biliyoruz
Böylelikle ilerleyebiliriz.
Bu muazzam kervanın başında -söylemekten ne korkarız, ne de utanırız-
Fidel gelir. Ondan sonra partinin en iyi kadroları, onların hemen
arkasından da büyük güçlerini duyacağımız kadar yakından bizi tümüyle
halk izler; bu sağlam kitle, ortak amaca doğru yürüyen, yapılması
gerektiğinin bilincine varmış olan bireylerden, yoksulluktan kurtulup
özgürlüğe kavuşmak için mücadele eden insanlardan oluşur.
Önümüzde fedakârlıklar bulunduğunu
ve öncü ulus olarak kahramanca eylemimizin bedelini ödememiz gerektiğini
biliyoruz. Biz önderler, Amerika’nın başı olan bir halkın başında
olduğumuzu söylemeyi hak etmenin bedelini ödemek zorunda olduğumuzu
biliyoruz. Her birimiz, karşılığında görevini yapmış olmanın hazzına
ulaşacağımızın, ufukta güçlükle seçilen yeni insanın görüntüsüne doğru
birlikte ilerleyeceğimizin bilincinde olarak fedakârlık payımızı yerine
getirmek zorunda olduğumuzu biliyoruz.
İşlediğimiz temel hammadde
gençliktir, umudumuzu gençliğe bağlıyoruz
Sonuç olarak şunları söyleyebilirim:
Biz sosyalistler daha mükemmel
olduğumuz için daha özgürüz, daha özgür olduğumuz için daha mükemmeliz.
Tam özgürlüğümüzün iskeleti
şimdiden kurulmuştur. Eksik olan eti ve elbiseleridir. Onları da yaratacağız.
Özgürlüğümüz ve onun günü gününe
sürdürülmesi kanla ve fedakârlıklarla ödenmiştir.
Fedakârlığımız bilinçlidir;
yarattığımız özgürlüğün bedelidir.
Yol uzundur ve bir kısmı hiç
bilinmemektedir. Gücümüzün sınırını biliyoruz. Biz, kendimiz, yirmi
birinci yüzyılın insanını yaratacağız.
Günlük eylem içinde, yeni bir
teknolojiye sahip yeni insanı yaratırken kendimizi çelikleştireceğiz.
Kişilik, halkın en yüksek erdemlerini
ve isteklerini temsil ettiği ve yoldan ayrılmadığı sürece, kitlelerin
harekete geçirilmesinde ve yönetilmesinde rol oynar.
Yolu açan öncü grup, iyilerin
en iyisi olan partidir.
İşlediğimiz temel hammadde gençliktir.
Umudumuzu gençliğe bağlıyor ve onu elimizden bayrağı almaya hazırlıyoruz.
Ya özgür vatan ya ölüm.
... İki, Üç Daha Fazla
Vietnam
Son dünya savaşının bitimi üzerinden yirmibir yıl
geçti; çeşitli yayınlar her dilde Japon yenilgisiyle simgelenen bu
olayı kutlamaktalar. Farklı kamplara bölünmüş dünya üzerinde görüntüsel
bir iyimserlik havası hüküm sürmekte.
Dünya savaşı olmaksızın yirmibir yıl -bu, aşırı cepheleşmeler,
şiddetli çatışmalar ve ani değişimler süresinde çok önemli gibi görünmektedir.
Ancak uğrunda savaşmaya hepimizin hazır olduğu bu barışın pratik sonuçlarını
(sefalet, dünyanın büyük bölümlerinin aşağılanması ve gittikçe artan
sömürü) tahlile girişmeden, bu barışın gerçek barış olup olmadığı
sorusuyla karşılaşıyoruz.
Bu notların amacı Japonya’nın teslim olmasından beri
birbirini izleyen çeşitli yerel çatışmaların ayrıntılı bir sergilenmesi
değildir; görevimiz bu görüntüsel barış yıllarında yapılan sayısız
ve giderek artan iç savaşların bilançosunu çıkartmak da değildir.
Bu gereksiz iyimserliğe karşı, Kore ve Vietnam savaşlarını örnek vermekle
yetineceğiz.
İlk olayda, ülkenin kuzey bölümü vahşi savaş yıllarından
sonra kendini bomba çukurlarıyla kaplı, fabrikasız, okulsuz ve hastahanesiz,
on milyon nüfusu barındıracak herhangi bir sığınaktan yoksun, modern
savaş olayını tanıyan korkunç bir harabeye dönüşmüş buldu.
Birleşmiş Milletler’in itibarsız bayrağı altında,
Birleşmiş Milletler’in askeri yönetimi altında bir düzine ülke, ABD
askerlerinin büyük ölçüde katılımıyla bu savaşa girmişler ve Güney
Kore halkının topların hedefi olarak kullanılmasında görev almışlardır.
Diğer taraftan, Kore ordusu ve halkı ve Çin Halk Cumhuriyeti gönüllüleri,
Sovyet askeri aygıtının ikmal ve desteğiyle donatılmıştı. ABD, termonükleer
silahlar dışında, sınırlı ölçüde bakteriyolojik ve kimyasal silahlar
da dahil, tüm imha silahlarını denemiştir.
Çatışmaların Odak Noktası: Vietnam
Vietnam’da, bu ülkenin yurtsever güçleri üç emperyalist
güce karşı kesintisiz bir savaş yürütmüştür: Hiroşima ve Nagazaki’nin
bombalanmasıyla ortaya çıkan yıkım altındaki Japonya; Çinhindi sömürgelerini
bu yenilgiye uğramış Japonya’dan geri alan ve zor zamanlarında verdiği
sözleri tutmayan Fransa; ve mücadelenin bu son aşamasında Birleşik
Devletler.
Bütün kıtalarda sınırlı çatışmalar vardı; oysa Amerika
kıtasında, Küba Devrimi alarm işaretleriyle bu bölgenin önemi üzerine
dikkati çekinceye kadar, uzun süre yalnızca başlangıç halindeki kurtuluş
mücadeleleri ve askeri darbeler vardı. Küba Devrimi emperyalistleri
öfkelendirdi ve sonunda, önce Domuzlar Körfezi’nde ve sonra Ekim Krizi’nde
kıyılarını savunmak zorunda kaldı.
Bu son durumda, Küba sorunu yüzünden ABD ile Sovyetler
arasında bir çatışma çıksaydı, sonuçları tahmin edilemeyecek bir savaşa
neden olabilirdi.
Ama bugün tüm çatışmaların odak noktası Çinhindinde
ve buranın sınır bölgelerinde bulunmaktadır. Laos ve Vietnam ABD’nin
tüm gücüyle içine girdiği bir iç savaşla sarsılmaktadır. Öyle ki tüm
bölge patlamaya hazır bir bomba gibidir. Vietnam’daki çatışma çok
keskin bir özellik kazandı. Ülkenin güneyindeki çarpışmalar tedrici
olarak her tarafı kapsayan bir yoğunluk kazandı. Bugün ABD ordusu,
tüm savaş gücünü yitiren ve sayıca azalan kukla ordunun yerine yarım
milyonu aşan istilacı bir gücünü sürekli artırmaktadır.
Geçen iki yıl boyunca ABD, Vietnam Demokratik Cumhuriyeti’ni
sistemli bir biçimde bombalamaya başladı ve ülkenin Kuzey kesimindeki
her türlü uygarlık izini yoketmeyi amacıyla ABD hava kuvvetleri tarafından
büyük bir saldırı başlatıldı. Bu ünlü “tırmanma”nın son perdesiydi.
Yankee dünyasının maddi özlemleri, Vietnam uçaksavar
birliklerinin bitip tükenmez savunmalarını, düşürdükleri sayısız uçağı
(aşağı yukarı 1700) ve sosyalist ülkelerin savaş yardımlarını saymazsak,
büyük ölçüde gerçekleşmiş bulunuyor.
Bu Halk Ne Büyük Bir Halktır!
Acı bir gerçek var: Vietnam -tüm dünyanın unutulmuş
halklarının umudunu, özlemini temsil eden bir ulus- trajik biçimde
yalnızdır. Bu ulus, Güney’de pratik olarak misilleme yapma olanağına
sahip olmaksızın ve Kuzey’de az bir savunma olanağıyla ABD teknolojisinin
kudurmuş saldırılarına katlanmak zorundadır - ama her zaman yalnızdır.
Bugün dünyanın tüm ilerici güçlerinin Vietnam halkıyla
dayanışması, Roma arenalarındaki gladyatörleri alkışlayan pleblerin
acı ironisine benzemektedir. Sorun, saldırının kurbanına başarı dilemek
değil, onun kaderini paylaşmaktır; kişi, zaferde ya da ölümde onunla
olmalıdır. Vietnam halkının yalnızlığını tahlil ederken, insanlığın
bu mantık dışı anında zangır zangır titriyoruz.
ABD emperyalizmi saldırganlıktan suçludur; cinayetleri
akıl almazdır ve tüm dünyaya yayılmıştır. Baylar, bunu hepimiz biliyoruz!
Vietnam’ı sosyalist dünyanın yenilmez bir parçası durumuna getirmek
için belki dünya çapında bir savaş tehlikesinin göze alınabileceği,
ama Kuzey Amerika emperyalistlerinin de bir karara zorlanacağı hüküm
anında tereddüt edenler de suçludur. Sosyalist kampın iki büyük gücünün
temsilcileri tarafından bir süreden beri devam ettirilen bir sövme
ve çelmeleme savaşını sürdürenler de suçludur.
Onurlu bir yanıt bulmak için kendi kendimize sormalıyız:
Vietnam tecrit edilmiş midir, edilmemiş midir? Bu kavgalı iki güç
arasındaki tehlikeli denge durumu korunmalı mıdır? Ve bu halk ne büyük
bir halktır! Bu ne cesarettir, bu ne metanettir! Bu mücadele dünya
için ne dersler içermektedir!
Başkan Johnson’un patlamaya hazır bir güç olarak
hergün büyüyen keskin sınıf çelişkilerini törpülemek için gerekli
bazı reformları ciddi olarak düşünüp düşünmediğini daha uzun bir süre
bilemeyeceğiz. Gerçek şudur ki, şatafatlı “Büyük Toplum” adı altında
ilan edilen gelişmeler Vietnam kanalizasyonunda boğulmuştur.
Ne Pahasına Olursa Olsun Kurtuluşumuzu Kendi
Kendimize Sağlayacağız
En büyük emperyalist güç, yoksul ve azgelişmiş bir
ülkenin kendi bağırsaklarında yarattığı kanamayı hissediyor; onun
efsanevi ekonomisi savaşın yükünü hissediyor. Artık, kendi tekelleri
için, cinayetler kolay bir iş olanağı olmaktan çıkıyor. Hiçbir zaman
yeterli sayıda bile olmayan savunma silahları, Vietnam’ın bu olağanüstü
askerlerinin, ülke ve toplum sevgisi ve eşsiz cesaretleri dışında
sahip oldukları herşeydir. Ama emperyalizm Vietnam’da inatla çırpınmakta,
bir çare bulamamakta ve endişeyle onu bu tehlikeli durumdan kurtaracak
birini aramaktadır. Bundan başka Kuzey’in ortaya koyduğu “Dört Nokta”
ve Güney’in “Beş Nokta”sı emperyalizmi çatışmayı daha fazla sürdürmek
zorunda bırakarak köşeye sıkıştırmaktadır.
Herşey, yalnızca dünya çapında savaş çıkmadığı için
barış adı verilen bu kararsız barış durumunun, ABD’nin kabul edilmesi
olanaksız ve değiştirilemez adımlarıyla yıkılma tehlikesiyle karşı
karşıya olduğunu göstermektedir.
Ve biz, dünyanın sömürülen halkları, ne rol oynayacağız?
Üç kıtanın halkları Vietnam’a dikkatlerini yöneltiyorlar ve onun verdiği
dersleri öğreniyorlar. İnsanlığın, emperyalistlerin savaş tehdidiyle
yaptıkları şantaja yanıtı savaştan korkmamaktır. Halkın genel taktiği,
çatışmanın olduğu her yerde bu çatışmanın içinde yer almak, sürekli
ve kararlılıkla düşmana saldırmak olmalıdır.
Bu zayıf barışın ırzına geçildiği yerlerde bizim
görevimiz nedir? Ne pahasına olursa olsun kurtuluşumuzu kendi kendimize
sağlamaktır.
Bu dünya panaroması çok karmaşıktır. Kurtuluş mücadelesi,
kapitalizmin çelişkilerinin yeterince geliştiği ama emperyalizmi izlemeyen
ya da emperyalist yola başlayamayacak kadar görece zayıf olan eski
Avrupa’nın bazı ülkelerinde henüz başlamamıştır. Onların çelişkileri
yakın bir gelecekte patlama noktasına ulaşacaktır ama onların sorunları
ve bunun sonucu olarak onların çözümleri, bağımlı ve ekonomik olarak
azgelişmiş ülkelerin sorunlarından ve çözümlerinden farklıdır.
Emperyalist sömürünün temel alanı azgelişmiş üç kıtadır:
Amerika, Asya ve Afrika. Her ülke kendi ayırıcı özelliklerine sahiptir
ama bir bütün olarak her kıta belirli bir bütünlük gösterir.
Bizim Amerikamız
Bizim Amerika, az ya da çok homojen bir ülkeler topluluğu
oluşturur ve ABD tekelci sermayesi hemen hemen bütün bölgede mutlak
bir egemenliğe sahiptir. Kukla hükümetler ya da en iyi durumda zayıf
ve korkak yerel yönetimler, yankee beylerinin emirlerine karşı çıkmamaktadırlar.
ABD, politik ve ekonomik olarak egemenliğinin zirvesine ulaşmıştır;
daha fazla ilerleyebilmesi zordur; mevcut durumdaki herhangi bir değişiklik
onun egemenliğini geriletebilir. Onun politikası mevcut konumunu korumaktır.
Bugün eylem çizgisi, hangi tipte olursa olsun, kurtuluş hareketlerini
engellemek için vahşi bir güç kullanmakla sınırlandırılmıştır.
“İkinci bir Küba’ya izin vermeyeceğiz” sloganı ardında,
Dominik Cumhuriyeti’ne karşı ya da daha önceleri Panama katliamında
olduğu gibi veya mevcut düzendeki bir değişikliğin çıkarlarını tehlikeye
düşürebileceği Amerika’nın her noktasında yankee birliklerinin müdahaleye
hazır oldukları yolundaki o tek anlamlı uyarıda da, kendileri için
özel bir tehlike sözkonusu olmaksızın saldırı tehdidi gizlenmektedir.
Bu politika hiç bir ceza görmeksizin sürdürülmektedir:
OAS, popülerliğini yitirmiş de olsa uygun bir maskedir; Birleşmiş
Milletler’in yetersizliği, gülünç olduğu kadar trajiktir de; bütün
Amerika ülkelerinin orduları, kendi halklarını ezmek için hazır beklemektedir.
Suç ve ihanet enternasyonali fiilen örgütlenmiştir. Diğer taraftan
yerli burjuvaziler, emperyalizme karşı çıkma yeteneğini -eğer buna
sahiptiyseler- yitirmişler ve emperyalizmin oynayacağı son kart olmuşlardır.
Başka bir alternatif yoktur: Ya sosyalist devrim ya da devrim karikatürü.
Asya, değişik özelliklere sahip bir kıtadır. Bir
dizi Avrupalı kolonici ülkeye karşı kurtuluş mücadelesi az ya da çok
ilerici hükümetlerin kurulmasıyla sonuçlanmıştır. Daha sonraki gelişmeler,
bazı durumlarda ulusal kurtuluşun asıl hedeflerini netleştirirken,
bazı durumlarda emperyalizm yanlısı bir konuma dönülmesini getirmiştir.
Ortadoğu Patlamaya Hazır Volkan
Ekonomik bakış açısından, ABD, Asya’da çok az kaybetmiş,
ama daha çok kazanmıştır. Buradaki değişiklikler onun çıkarlarına
yaramıştır; diğer yeni-sömürgeci güçlerin devrilmesi için yürütülen
mücadele ve ekonomik alanda yeni küresel nüfuz eylemleri, bazı durumlarda
doğrudan ya da Japonya aracılığıyla, dolaylı olarak yürütülmektedir.
Emperyalistler, Çin’i, Güney Kore, Japonya, Tayvan,
Güney Vietnam ve Tayland’la kuşatma altına almıştır.
Bu ikili durum yani Çin Halk Cumhuriyeti’nin askeri
olarak kuşatılması şeklinde bir stratejik ilişki ile bu büyük pazarlara
—henüz egemen olamadıkları— nüfuz etme, bugün Asya’yı dünyanın patlamaya
hazır en önemli noktası haline getirmiştir. Buna rağmen, Vietnam savaş
alanı dışında görüntüsel bir istikrar vardır.
Ortadoğu, her ne kadar coğrafi olarak bu kıtaya dahilse
de, kendine özgü koşulları vardır ve mayalanma aşamasındadır. Emperyalizmin
desteklediği İsrail ile bölgenin ilerici ülkeleri arasındaki soğuk
savaşın nereye kadar gideceğini önceden söylemek olanaksızdır. Bugün
burası, dünyada patlamaya hazır volkanlardan birisidir.
Afrika için belirleyici olan, yeni-sömürgeci istila
için hemen hemen bakir bir toprak olmasıdır. Aslında yeni-sömürgeci
güçleri, kesin karakterdeki eski ayrıcalıklarından belirli bir kapsam
içinde vazgeçirmeye zorlayan değişiklikler oldu. Ama bu gelişmeler
bozulmadan sonuna kadar götürülürse, sömürgeciliği kolayca, ekonomik
durumda benzer etkileri yapan yeni-sömürgecilik izler.
Birleşik Devletler bu bölgede sömürgeye sahip değildir,
ama bugün, müttefiklerinin eskiden kıskançca korudukları av alanlarına
girmek için mücadele ediyor.
Afrika’nın, Kuzey Amerika emperyalizminin stratejik
planlarında, uzun vadeli bir rezerv oluşturduğunu söyleyebiliriz;
şimdiki yatırımları yalnız Güney Afrika Birliği’nde önemlidir ve Kongo,
Nijerya ve diğer ülkeler, başlangıçtan beri buraları elinde tutan
diğer emperyalist güçlerle şiddetli bir rekabete (günümüzde barışçıl
ölçülerde) girdiği ülkelerdir.
Tekellerinin tatlı kârlar ya da büyük hammadde kaynakları
kokusu aldığı yerkürenin her noktasında yatırım yapma hakkı isteğinin
dışında, Kuzey Amerika emperyalizminin daha hâlâ savunacağı büyük
çıkarları yok.
Tarihin bütün bu olayları, halkların uzun ya da kısa
vadedeki kurtuluş olasılıkları konusundaki soruyu haklı çıkarmaktadır.
Lumumba’nın Anısıyla...
Afrika’yı tahlil ederken, mücadelenin biraz şiddetle
Portekiz sömürgeleri Gine, Mozambik ve Angola’da sürdürüldüğünü görüyoruz.
Birincisinde büyük başarı, diğer ikisinde alçalıp yükselen başarıyla.
Kongo’da halen Lumumba’nın halefleri ile Çombe’nin eski suç ortakları
arasında bir mücadele olduğunu da görüyoruz; öyle bir mücadele ki,
savaş gizlice sürüp gitmesine rağmen, şu anda ülkenin büyük bir bölümünü
kendi çıkarları çerçevesinde “barışa” kavuşturmuş olan ikinciler lehine
bitecek gibi gözükmektedir.
Rodezya’da ayrı bir sorun var: İngiliz emperyalizmi,
bugün iktidarı yasadışı olarak elinde tutan beyaz azınlığın iktidarını
korumak için her türlü aracı kullanmaktadır. Buradaki çatışma, İngilizlerin
bakış açısından kesinlikle resmi değildir; Batı’nın bu gücü, İan Smith
yönetiminin benimsediği ölçütlerin karşısında büyük bir nefret duyduğunu
alışılagelmiş diplomatik söylemlerle dünya çapında yaymaktadır. Commenwealth
ülkelerinin bazıları bu sahtekârlığı desteklemektedir, ama İngiliz
emperyalizminin ekonomik uşakları olsun ya da olmasın Siyah Afrika’nın
pekçok ülkesi tarafından karşı çıkılmaktadır.
Yurtseverlerin giriştiği çabalar silahlı bir ayaklanma
biçimini alır ve bu hareket komşu Afrika devletleri tarafından da
etkince desteklenirse Rodezya’daki durum büyük ölçüde patlayıcı olabilir.
Ama şimdilik tüm sorunlar B.M., Commonwealth ya da OEA gibi tarafsız
örgütlerde görüşülüyor.
Afrika’nın politik ve toplumsal gelişmesi kıtasal
ölçekte bir devrim umudu yaratmamaktadır. Portekizlilere karşı kurtuluş
mücadelesi sonuçta zafere ulaşacaktır, ancak Portekiz, emperyalist
ölçüde hiçbirşey ifade etmemektedir. Devrimci önemi olan cepheleşmeler,
tüm emperyalist aygıtı sürekli zor durumda tutan cepheleşmelerdir;
bu yüzden üç Portekiz sömürgesinin kurtuluşu ve devrimlerinin derinleşmesi
için savaşmayı doğal olarak bırakmıyoruz.
Güney Afrika’nın ya da Rodezya’nın siyah kitleleri
kendi devrimci mücadelesine başladığı zaman Afrika’da yeni bir çağ
başlayacaktır. Ya da bir ulusun yoksul kitleleri kendilerine yaraşır
bir yaşam hakkı için egemen oligarşilere karşı ayaklandıkları zaman.
Şimdiye kadar bir subay grubunun diğeri yerine geçtiği
ya da artık kendi tabakalarının çıkarlarına veya hükümet işlerini
gizlice yöneten güçlerin çıkarlarına hizmet etmeyen yöneticileri devirdiği
askeri cuntalar birbirini izlemektedir — ancak halkın yüklendiği ayaklanma
hareketleri yoktur.
Kongo’da bu karakteristikler Lumumba’nın anısıyla
yeniden ortaya çıkmıştır, ancak bunlar son birkaç ayda güçlerini yitirmeye
başlamışlardır.
Asya’da durum gördüğümüz gibi patlayıcıdır. Sürtüşme
noktaları, yalnız mücadele verilen Vietnam ve Laos değildir, Kuzey
Amerikan saldırısının doğrudan başlayacağı Kamboçya da bu noktalardın
biridir; aynı şekilde Tayland, Malezya ve tabii Endonezya (gericilerin
iktidarı ele geçirmesiyle birlikte bu ülkenin Komünist Partisinin
parçalanmasına rağmen, orada artık son sözün söylendiğini sanmayalım)
ve tabii ki Ortadoğu.
Kurtuluş: Vietnam’ın Yolu
Latin Amerika’da silahlı mücadele Guatemala, Kolombiya,
Venezüella ve Bolivya’da sürdürülmektedir; Brezilya’da bu yolda ilk
adımlar şimdiden atılmıştır. Ortaya çıkan ve sonra tekrar sönen başka
direniş odakları da var. Fakat bu kıtanın tüm ülkeleri sosyalist yapıda
bir hükümet kurulmasından daha az hiçbir şeyle yetinemeyen zafere
ulaşmak için bir mücadeleyi kaldıracak olgunluktadır.
Bu kıtada pratikte tek bir dil konuşulur (Brezilya’nın
özel durumu dışında, İspanyolca konuşanlar, her iki dilin benzerliği
dolayısıyla Brezilya halkıyla da anlaşabilmektedirler). Bu ülkelerin
sınıflarının benzerliği o kadar büyüktür ki, bunlar öteki kıtalarda
olduğundan çok daha bütünsel bir “uluslararası-Amerikan” ortaklığa
ulaşmaktadırlar. Dil, gelenekler, din ve ortak efendi onları birleştirmektedir.
Sömürünün derecesi ve biçimleri, Amerika’mız ülkelerinin büyük bir
bölümünde, sömürenlerle sömürülenler için meydana gelen sonuçlarında
benzeşmektedir. Ve isyan onun kucağında gittikçe hızlanarak olgunlaşmaktadır.
Kendimize sorabiliriz: Bu isyan hangi meyveleri olgunlaştıracaktır?
Hangi tipte olacaktır? Bizim Amerika’daki mücadelenin benzer özellikleri
yüzünden, uygun şartların olgunlaştıklarında kıtasal boyutlara varacağını
uzun süreden beri savunmaktayız. Bizim Amerika, insanlığın kurtuluşu
için verilen birçok büyük savaşının sahnesi olacaktır.
Kıtasal ölçekteki bu mücadelenin çerçevesi içinde
bugün verilen savaş küçük bir olaydır - ama insanlığın topyekün özgürlüğü
için verilen savaşın bu son aşamasında gerekli kan borcunu ödemiş
kişiler olarak Bizim Amerika’nın tarihine geçecek kahramanlar yaratmıştır.
Bunlar arasında, Guatemala’da, Kolombiya’da, Venezüella’da ve Peru’da
devrimci hareketler içerisinde yükselmiş kişilerin, Kumandan Turcios
Lima’nın, Papaz Camilo Torres, Kumandan Fabricio Ojeda, Kumandan Lobaton
ve Luis de la Puente Uceda’nın isimleri olacaktır.
Bunlarla birlikte halkın etkin hareketi yeni liderler
yaratmaktadır: Guatemala’da sancağı César Montes ve Yon Sosa taşımakta,
Kolombiya’da bunu Fabio Vázguez ve Marulanda yapıyor, Venezüella’nın
batısında Douglas Bravo ve El Bachiller’de Américo Martin sorumlulukları
altındaki cepheleri yönetiyorlar.
Önceleri Bolivya’da olduğu gibi, Bizim Amerika’nın
bu ve diğer ülkelerinde yeni ayaklanmalar ortaya çıkmaktadır ve onlar
çağdaş devrimcilerin bu tehlikeli işlerinin ayrılmaz bir parçası olan
tüm zorluklara rağmen gelişecektir. Bazıları kendi hatalarının kurbanı
olacaklar; diğerleri bu acımasız savaşta düşecekler; yeni savaşçılar
ve yeni liderler devrimci mücadelenin sıcaklığında yetişeceklerdir.
Halk, savaşın seçici çerçevesi içinde kendi savaşçılarını ve liderlerini
yaratacaktır ve baskı rejiminin yankee ajanları da artacaktır. Bugün
silahlı mücadelenin yürütüldüğü ülkelere yapılan askeri yardımlar
büyütülmektedir; Yankee’lerin danışmanlık yaptığı ve eğittiği Peru
ordusu, bu ülkenin devrimcilerine karşı başarılı olmuş görünmektedir.
Ama savaş odakları yeterli politik ve askeri beceriyle geliştirildiklerinde,
pratikte yenilmez olacaklar ve yankee’ler yeni birlikler göndermek
zorunda kalacaklardır. Peru’da pratikte pek fazla tanınmayan yeni
kişiler gerillayı yeniden örgütlemektedirler. Küçük silahlı grupların
etkisizleştirilmesinde yeterli olan eski silahlar küçük küçük modern
donanımla yer değiştirecek ve ABD askeri yardımı, bir an gelecek,
gerillaların saldırıları karşısında çözülecek olan ulusal kukla orduya
sahip hükümetleri istikrara kavuşturmak için artan oranda düzenli
birlikler göndermeye dönüşecektir. Bu, Vietnam’ın yoludur; bu, halkların
izlemek zorunda oldukları yoldur; bu, Bizim Amerika’nın, yankee emperyalizminin
baskı güçlerini bozmak için gerillaların Eşgüdüm Konseyleri oluşturmalarının
avantajıyla izleyeceği yoldur ve devrimci zafer görünür olacaktır.
Amerika, son kurtuluş mücadelesinde unutulmuş bir
kıta, kendi halklarının öncüsü Küba Devrimi’nin sesiyle Tricontinental’de
konuşmaya başlayan son kurtuluş mücadelesinin bu unutulmuş kıtasının
büyük bir görevi vardır: İki, üç, Vietnam yaratmak ya da dünyanın
ikinci, üçüncü Vietnam’ı olmak.
ABD’yi Moralini Bozarak Yenebiliriz
Emperyalizmin bir dünya sistemi olduğunu, kapitalizmin
son aşaması olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız ve o dünya çapında
yenilgiye uğratılmak zorundadır. Bu mücadelenin stratejik sonu, emperyalizmin
yıkılması olacaktır. Bize, bu dünyanın sömürülenlerine ve azgelişmişlerine
düşen pay, emperyalizmin temellerini ortadan kaldırmaktır: Biz ezilen
uluslar, onlara sermaye, hammadde, teknisyen ve ucuz emek vererek
ve onlardan yeni egemenlik araçları olan yeni sermaye, silah ve her
çeşit materyal alarak mutlak bir bağımlılık içine sürüklenmekteyiz.
Bu stratejik hedefin temel unsuru tüm halkın gerçek
kurtuluşu olacaktır. Pekçok olayda bu kurtuluş silahlı mücadeleyle
gerçekleşecek ve Bizim Amerika’da sosyalist devrim kaçınılmaz olacaktır.
Emperyalizmin yıkılması hedeflenirken, onun başını
kimin çektiği kesinlikle belirlenmek zorundadır. Bu, ABD’den başkası
değildir.
Taktik hedefi, düşmanı çevresinden koparıp onu yaşam
alışkanlıklarıyla gerçeğin gücünün çarpıştığı yerlerde savaşmaya zorlamak
olan, genel anlamda bir görevi gerçekleştirmeliyiz. Düşman küçümsenemez;
ABD askerleri, teknik yeteneklere sahiptir ve onu korkutucu kılacak
ölçüde silahlarla ve kaynaklarca desteklenmektedir. Onun sahip olmadığı
şey, bugün onun en büyük düşmanı olan Vietnamlı askerlerin en yüksek
düzeyde sahip oldukları ideolojik motivasyondur. Biz, bu orduyu moralini
bozarak yenebiliriz ve bu moral, onları bozguna uğratarak ve daha
fazla kayıp verdirerek bozulabilir.
Fakat zafere götüren bu kısa yol daha şimdiden çok
açıkça istenmesi gereken fedakârlıkları içermektedir. Ve bunlar, sürekli
olarak mücadeleden kaçtığımız ve başkalarının bizim için kendilerini
tehlikeye atmalarını istediğimiz zaman dayanmaya mecbur olacağımız
fedakârlıklardan belki daha az acı verici olacaktır.
Düşmandan Nefret Etmeyen Bir Halk Vahşi Düşmanı
Yenemez
Son kurtulacak ülke, büyük olasılıkla, silahlı mücadele
olmaksızın ve emperyalizme karşı uzun ve acımasız bir savaşın etkilerinden
kaçınarak gerçekleşecektir. Ama bu mücadeleden ve bu mücadelenin dünya
çapındaki sonuçlarından kaçınmak olanaksız olacaktır; onun etkileri
aynı, hatta daha büyük olacaktır. Geleceği önceden kestiremeyiz, ama
özgürlüğü özleyip de zaferin bir kırıntısı olarak kendi özgürlüğünü
bekleyen ve onun için mücadeleden kaçan bir ulusun öncüsü olmayı istemek
gibi bozguncu iğvalara asla kapılmamalıyız.
Yararsız özverilerden kaçınmak kesinlikle doğrudur.
Bunun için de bağımlı Amerika’nın kendisini barışçı yoldan kurtarmak
için sahip olduğu gerçek olanakları açıkça ortaya koymak çok önemlidir.
Bizim için bu sorunun çözümü çok açıktır: Bugünkü aşama, mücadeleye
başlamak için uygun bir an olabilir ya da olmayabilir, ama savaşmaksızın
özgürlüğü elde edebileceğimiz konusunda hiçbir yanılsamaya kapılamayız
ve böyle bir yanılsama hakkına sahip değiliz. Ve bu savaş, ne gözyaşartıcı
bombalara karşı taşlarla verilen bir sokak çatışması ya da pasifist
genel grev olacaktır; ne de egemen oligarşilerin baskı mekanizmasını
iki-üç günde yıkan öfkeli bir halkın çatışması olacaktır; bu mücadele,
uzun, sert bir mücadele olacaktır ve onun cephesi, şehirlerdeki gerillaların
barınakları, savaşçıların evleri —baskı güçleri onların aileleri arasında
kendine kurbanlar arayacaktır—, katliamlara uğratılmış kırsal nüfus,
düşman bombardımanı ile yıkılmış şehirler ve kasabalar olacaktır
Onlar, bizi bu mücadeleye itiyorlar; bu mücadeleye
hazır olmak ve bu mücadeleye girişmekten başka bir alternatif yoktur.
Başlangıç kolay olmayacaktır; hatta aşırı ölçüde
zor olacaktır. Oligarşilerin tüm baskı gücü, tüm demagoji ve vahşiliyle
onların amaçlarının hizmetinde olacaktır. İlk saatte bizim görevimiz
hayatta kalmaktır; daha sonra silahlı propaganda (Vietnamca anlamıyla,
yani düşmana karşı yürütülen kazanılsın ya da kaybedilsin -ama savaşarak-
çarpışmaların propagandası) yürüten gerilla örneğini izlemek olacaktır:
gerillaların yenilmezliği dersi sahipsiz kitleler arasında kök salacak;
ulusal ruhun elektriklendirici gücü, daha şiddetli baskılara karşı
koymak için daha zorlu görevlere hazırlayacak; mücadelenin bir unsuru
olarak nefret, düşmanın nefreti, bizi, insanın doğal sınırlarını aşan
ve onun ötesine geçen, insanı etkin, şiddetli, seçici ve soğuk bir
ölüm makinasına dönüştürmeye zorlayacaktır. Bizim askerlerimiz böyle
olmak zorundadır; düşmandan nefret etmeyen bir halk vahşi bir düşmanı
yenemez.
Düşmana Evinde Saldıralım
Savaş, düşman onu nereye götürüyorsa oraya kadar
götürülmelidir: onun evine, eğlence yerlerine; topyekün savaş. Düşmana
kışlalarının dışında ve hatta içinde bile rahat edebileceği bir an,
barışçıl bir an bile bırakılmamalı; nerede bulunuyorsa ona saldırmalı,
geçeceği her yerde ona köşeye sıkıştırılmış bir hayvan duygusu verilmelidir.
O zaman, onun morali bozulmaya başlayacaktır. O, gittikçe daha fazla
hayvanlaşacaktır, ama böylece biz onun çöküntüsünün belirtilerini
daha açık göreceğizdir.
Ve insanlığın kurtuluşu uğruna verilen savaşın bayrağı
altında, uluslararası proleter ordularla gerçek bir proletarya enternasyonalizmi
geliştirmeliyiz. Vietnam’ın, Venezüella’nın, Guatemala’nın, Laos’un,
Gine’nin, Kolombiya’nın, Bolivya’nın, Brezilya’nın -yalnızca silahlı
mücadelenin bugünkü sahnelerini sayarsak- bayrakları ardında ölmek,
bir Amerikalı, bir Asyalı, bir Afrikalı ve hatta Avrupalı için aynı
ölçüde onur verici ve erişilmeye değer olacaktır.
Bayrağı Altında Doğmadığı Ülkede Dökülen Her
Damla Kan...
İnsanın, bayrağı altında doğmadığı bir ülkede döktüğü
her kan damlası, sonradan kendi halkının kurtuluş mücadelesinde kullanılmak
için, hayatta kalanların birlikte götüreceği bir deneydir. Ve her
bir ulusun kurtuluşu, kendi ülkesinin kurtuluş savaşında kazandığı
bir aşamadır.
Zafer umutlarımızı şöyle özetleyelim: Emperyalizmi,
en sağlam siperi olan ABD tarafından yürütülen baskıyı bertaraf ederek,
topyekün yoketmek. Taktik yöntem olarak, düşmanın kendi varoluş temellerinden,
yani kendine bağlı bölgelerden sökerek kendi bölgelerinin dışında
bir zorlu savaşa sokularak, tek tek ya da gruplar halinde halkların
tedrici kurtuluşunu sağlamak.
Bu uzun süreli bir savaş demektir. Ve, bir kez daha
yineleyelim, acımasız bir savaştır. Savaş gelip çattığında, kimse
onu yumuşatırım diye kendini aldatmasın ve kimse, halkı uğruna katlanabileceği
savaşın sonuçlarının verdiği korkuyla, savaşı kızıştırmakta duraksamasın.
Bu hemen hemen tek zafer umududur. Saatin çağrısından kaçamayız. Bunu,
bize Vietnam sonsuz kahramanlık dersleriyle, kesin zaferin elde edilmesi
için verilen mücadelenin ve ölümün her günkü trajik dersleriyle göstermektedir.
Burada, Amerikan yaşam standartlarına alışmış emperyalizmin
askerleri, kendi tahkim edilmiş üslerinin dışına adım attıkları anda
düşman bölgesinde karşı karşıya kaldıkları ölümün, tüm halkın sürekli
düşmanlığının yarattığı güvensizlik içinde düşman topraklarında yaşamak
zorunda kaldıkları koşullara katlanıyorlar. Bütün bunlar, ABD içinde
bir tepkiye neden olmakta ve emperyalizmi zayıflatan bir etken ortaya
çıkarmaktadır: Kendi toprakları üzerinde sınıf mücadelesi.
Emperyalizme Karşı Savaş
Eğer dünyada ölümün kendi paylarına düşen kısmıyla
ve müthiş trajedileriyle, her günkü kahramanlıklarıyla, emperyalizme
bitmez tükenmez darbeler indirerek, dünya halklarının artan nefretiyle
emperyalizmin güçlerini parçalamak için iki, üç daha fazla Vietnam
gün ışığına çıksaydı, geleceğe daha güvenli bakabilirdik!
Ve eğer bizler, düşmana güçlü ve etkin darbeler vurmak
için birleşebilseydik ve mücadele eden halklara her türlü yardımı
etkin olarak artırabilseydik, gelecek o zaman nasıl da büyük ve yakın
olacaktı!
Eğer biz, dünyanın bu küçük bir noktasında, verebileceğimiz
az şeyi: yaşamımızı, özverimizi sunduğumuz bu mücadeleyi örgütlediğimiz
ve görevimizi başarmak için çalıştığımız yerde, kanımızın suladığı
ve artık bizim olan bir dünyada eğer bir gün son nefesimizi vermek
durumunda kalırsak, o zaman, eylemlerimizin etki alanını iyi ölçüp
biçtiğimiz ve kendimizi büyük proleter ordunun bir unsuru olmaktan
daha fazla birşey saymadığımız, ama Küba Devrimi’nden ve onun büyük
kumandanının, dünyanın bu parçasına karşı gösterdiği tutumdan çıkan
büyük dersten onur duyduğumuz bilinmelidir: “İnsanlığın kaderi tehlikedeyse,
bir insanın ya da bir halkın maruz kaldığı tehlikeler ya da özveriler
ne ifade eder ki.”
Bizim her eylemimiz emperyalizme karşı bir savaş
çağrısı ve insanlığın en büyük düşmanı ABD’ye karşı halkların birliği
için bir savaş marşıdır.
Ölüm, nereden ve nasıl gelirse gelsin, savaş sloganlarımız
kulaktan kulağa yayılacaksa ve silahlarımız elden ele geçecekse ve
başkaları yeni savaş ve zafer naralarıyla ve de mitralyöz sesleriyle
cenazelerimize ağıt yakacaksa, hoş geldi, safa geldi.
(Afrika, Asya ve Latın-Amerika Halkları Dayanışma
Örgütü’ne (OSPAAL) Che Guevara’nın “dünyanın herhangi bir yerinden”
yolladığı bu mesaj, 16 Nisan 1967 tarihinde Prensa Latina’da yayınlanmıştır.)
Jose Marti Üzerine
Sevgili yoldaşlar, bugünün çocukları ve delikanlıları yarının erkek ve kadınları, yarının kahramanları, gerekli olduğunda silahlı mücadelenin sertliğinde gerekli olmadığında egemen ulusumuzun barış içinde inşasındaki kahramanlar:
Bugün çok özel bir gündür. Bizler, herhangi bir biçimde Devrim’e doğrudan bir çabayla katmış olduklarımız ve sizler arasında samimi bir konuşma gerektiren bir gündür.
Bugün Jose Marti’nin yeni bir doğum yıldönümüdür. Konuya girmeden önce sizleri bir konuda uyarmak istiyorum: Birkaç dakika önce “Yaşasın Che Guevera!” diye bağırıldığım işittim. Ama sizlerden hiçbirinin aklına bugün “Yaşasın Marti!” diye bağırmak gelmedi... Bu, iyi değil.
Bu, pek çok nedenden dolayı iyi değildir. Çünkü Che Guevera ve bugün mücadele etmiş olan ve onun yönettiği gibi yönetmiş olan insanlar doğmadan önce, Küba halkının harekete geçirdiği tüm kurtarıcıları doğmadan önce Marti doğmuş, güçlüklere katlanmış ve bugün gerçekleştirmekte olduğumuz ideal uğruna ölmüştü.
Jose Marti Bir Amerikalıdır
Üstelik Marti, Devrimimizin doğrudan rehberi, yaşadığımız tarihsel fenomenlerin doğru yorumunun yapılması için her zaman başvurulması gereken adam ve sözlerinin ve örneğinin bu ülkede çok önemli bir şey söylemek veya da yapılmak istendiği her sefer hatırlanmasının gerekli olduğu bir adamdı... Çünkü Jose Marti Kübalı olmanın ötesindedir, o bir Amerikalıdır; kıtamızın yirmi ülkesinin hepsine aittir ve onun sesi yalnızca Küba’da değil ama tüm Amerika’da dinlenir ve saygı gösterilir.
Jose Marti’nin sözlerini onun yurdunda, onun doğduğu yerde yaşatma onurunu taşımış olmak bizlere düşmektedir. Ancak Marti’ye saygı göstermenin çok yolu vardır. Ona her yıl dinsel bir biçimde doğum tarihine işaret eden kutlamalarda ya da 19 Mayıs 1895 uğursuz tarihinin hatırlatılması ile saygı gösterilebilir.
Marti’ye deyişlerini, güzel, mükemmel, üstelik her şeyden önce doğru deyişlerini aktararak saygı gösterilebilir. Ama Marti’ye O’nun ciğerindeki tüm solukla “en iyi söyleme biçimi yapmaktır” dediğinde yapılmasını istediği biçimde de saygı gösterilebilir ve gösterilmesi gerekir.
Bunun için onun yapmak istediği ama siyasal koşullarla sömürge kurşunlarının engellediğini yaparak ona saygı göstermeye çalışıyoruz.
Herkes Marti Olamaz Ama Herkes Marti’yi Örnek Alabilir
Ne herkes ne de çok kişi -belki de hiç kimse- Marti olamaz ama herkes Marti’yi örnek alabilir ve çabalarımız ölçüsünde onun yolunu izlemeye çalışabiliriz. Onu anlamaya ve onu bugünkü eylem ve yönelimimizde yeniden canlandırmaya çalışabiliriz. Çünkü o Bağımsızlık Savaşı, o uzun kurtuluş savaşı karşılığını bugün buldu ve tarihin yazmadığı ama bununla birlikte Apostol’un emir ve kurallarını tam olarak yerine getirmiş olan gizli kalmış, alçakgönüllü pek çok kahraman oldu. Bugün size belki de çoğumuzun zaten bildiği bir çocuğu tanıştırmak ve Sierra’nın o zor günlerinin bir anlatısını yapmak istiyorum.
Onu tanıyor musunuz, yoksa tanımıyor musunuz? O, İsyan Ordusu’nun bir komutanı ve İsyancı Gençler Derneği’nin başkanı Komutan Joel Iglesias’dır. Şimdi sizlere o mevkide niçin bulunduğunu ve niçin böylesi bir günde gururla takdim ettiğimi açıklayacağım.
Komutan Joel Iglesias 17 yaşındaydı. Sierra’ya geldiğinde ise 15 yaşındaydı. Bana tanıştırdıklarında çok küçük olduğundan yaşını itiraf etmek istemedi. O sırada makineli şarjörü -o dönemde kullanmakta olduğum makinalıydı- ile dolu bir çuval vardı ve kimse onu taşımak istemiyordu. Sınamak için görev olarak o çuvalı Sierra Maestra’nın yüksek sırtlarında taşımak üzere verdim. Bugün burda olmam onun çuvalı iyi taşıdığını göstermektedir.
Ancak bundan başka pek çok şey daha var. Sizlerin onun yürüdüğü daracık yerde bir ayağının topalladığını görmeye vaktiniz olmamıştır. Sizler onu göremediniz, sizleri selamlamadığı için iyi duyulmayan kısık sesini duyamadınız. Sizler onun vücudundaki 10 düşman kurşunun yara izlerini ve o ses kısıklığının, o şanlı topallamanın düşman kurşunlarının hatıraları olduğunu -çünkü her zaman çarpışmada en önde ve en büyük sorumluluğun olduğu mevkilerde bulunurdu- göremediniz.
Trajik bir hata nedeniyle az bir süre önce ölen bir asker, ki sonradan komutan olduğunu hatırlıyorum.
O komutanın adı Cristino Naranjo idi. Aşağı yukarı kırk yaşlarındaydı ve ona komuta eden teğmeni on beş yaşındaki teğmen Joel Iglesias idi. Cristino, Joel’e “sen” diye hitap ederdi; ona komuta eden Joel ise “siz” diye hitap ederdi. Bununla birlikte Christino Naranjo hiçbir zaman bir emre itaat etmezlik etmedi, çünkü Marti’nin yönelimlerini devam ettiren İsyan Ordumuzda bir savaşçının ne yaşı, ne geçmişi, ne siyasal çizgisi, ne dini ne de önceki ideolojisi bizim için önemli değildi. Bizim için önemli olan o andaki gerçekler ve onun devrim davasına bağlılığıydı.
Önemli Olan Eldeki Silahların Sayısı Değil, Alındaki Yıldızların Sayısıdır
Bizler aynı zamanda Marti’den eldeki silahların sayısının önemli olmadığını ama önemli olanın alnındaki yıldızların sayısı olduğunu biliyorduk. Joel Iglesias bugün Ordunun komutanı olarak taşıdığından başka o dönemde alnında pek çok yıldızı olanlardan biriydi. Bunun için böylesi bir günde onu İsyan Ordusu’nun gençlikle ilgilendiğini ve bugün hayatta olan o gençliğe adamlarının en iyisini, savaşçı örneklerinin ve çalışma örneklerinin en iyisini verdiğini bilmeniz için takdim etmek istedim. Çünkü bu şekilde Marti’ye saygı gösterileceğine inanıyoruz.
Sizlere bugün bunun gibi pek çok şey söylemek isterdim. Beni anlamanız, elde silahlarla verdiğimiz, bugün emperyalist güçlere karşı sürdürdüğümüz ve belki de yarın hâlâ daha ekonomik alanda ya da silahlı alanda sürdürmek zorunda olacağımız bu mücadelenin nedenini yüreklerinizin en derin yerinde hissetmeniz için onları anlatmak isterdim.
Marti’nin deyişlerinin içinde bir tanesi vardır ki inanıyorum Apostol’un ruhunu hepsinden iyi o tarif eder. Deyiş şöyledir: “Her gerçek insan herhangi bir insanın yanağına vurulan tokatı kendi yanağında hissetmek zorundadır.”
İsyan Ordusu ve Küba Devrimi öyleydi ve öyledir. Üyelerinin her birisiyle ve bir bütün olarak tümüyle yeryüzünün herhangi bir yerinde bir insanın yanağına vurulan şiddetli bir tokatın ifade ettiği hakareti duyan bir Ordu ve bir Devrim.
Bu, halk için ve halkın çabasıyla yapılan, aşağıdan doğmuş, işçi ve köylülerden güç almış, adanın tüm kır ve şehirlerinde işçi ve köylülerin özverisini istemiş bir devrimdi. Ama zafer anında tüm bunları hatırlamayı bilmiştir.
“Ülkenin Fakirleriyle Şansımı Denemek İstiyorum”
“Ülkenin fakirleriyle şansımı denemek istiyorum” diyordu Marti... Ve aynı şekilde onun sözlerini yorumlayarak biz de bunu yaptık.
Bu noktaya halkla birlikte geldik ve halkın istediği yere dek devam etmeye ve tüm adaletsizlikleri ortadan kaldırmaya ve yeni bir toplumsal düzen kurmaya hazırız.
Tıpkı Marti’nin korkmadığı gibi bizlerin de ne sözlerden ne suçlamalardan korkumuz var. Zannedersem 1872 yılının Mayıs ayının birinci gününde Kuzey Amerika işçi sınıfının birçok kahramanının işçi sınıfını ve halkın haklarını savunmak için yaşamlarını verdiğinde Marti heyecanla ve cesaretle o tarihe işaret ediyordu ve işçi sınıfının savunucularını darağacına göndererek insan haklarını çiğnemiş olanların yüzünü damgalıyordu. Ve Marti’nin o dönem işaret ettiği o 1 Mayıs, o tarihi hatırlamaktan korkan Birleşik Devletler haricinde tüm dünya işçi sınıfının her yıl dünyanın tüm başkentlerinde ve kentlerinde andığı o aynı tarihtir. Marti her zaman adaletsizliklere ilk işaret eden olduğu gibi buna da ilk işaret eden oldu. Tıpkı ilk yurtseverlerle birlikte başkaldırdığı, tıpkı onbeş yıl hapis yattığı, tıpkı özveriye inandığı ve özverisinin gerçek gelecek için ve sizlerin bugün yaşamakta olduğu bu devrimci gerçeklik için gerekli olduğunu bildiği için tüm yaşamının özveriye adanmış bir yaşamdan başka bir şey olmadığı gibi.
Marti bizlere bir devrimcinin ve bir yöneticinin ne özel yaşamının ne zevklerinin olabileceğini, her şeyini halkına, onu seçen, ona bir sorumluluk ve savaş mevkisi veren halkına tahsis etmesi gerektiğini de öğretti.
Ve aynı zamanda gündüz ve gece olanaklı tüm saatleri halkımız için çalışmaya adadığımızda Marti’yi düşünüyor ve Apostol’un anısını yaşattığımızı hissediyoruz.
Eğer sizlerle bizler arasındaki bu konuşmadan geriye bir şey kalacaksa, eğer sözler gibi yok olup gitmeyecekse bugün de sizlerin tamamının Marti’yi düşünmesi hoşuma giderdi. Bir tanrı ya da ölü bir şey gibi değil ama. Küba yaşamının her yönünde mevcut olan, bizim büyük ve asla çok gözyaşı dökülmeyen yoldaşımız Camilo Cienfuegos’un sesi, hali, tavırları gibi Küba yaşamının her yönünde mevcut olan yaşayan bir varlık gibi düşünülmesi hoşuma gider. Çünkü kahramanlar, yoldaşlar, halk kahramanları halktan ayrılmaz, heykellere, uğruna yaşamlarını verdikleri o halkın yaşamının dışında bir şeye dönüştürülemez. Halk kahramanının yaşayan bir şey olması ve bir halkın tarihinin her anında bulunması gerekir.
Camilo’muzu hatırladığımız gibi Marti’yi de, bugün bugünün diliyle konuşan ve düşünen Marti’yi de hatırlamak zorundasınız, çünkü büyük düşünürler ve devrimciler ustadırlar: Dilleri eskimez. Marti’nin sözleri bugün müzelik değildirler, onlar mücadelemizle bütünleşmişlerdir; amblemimiz ve savaş bayrağımızdırlar.
Benim son tavsiyem Marti’ye kolayca, bir tanrıya değil ama diğer insanlardan daha büyük bir insana, diğer insanlardan daha bilgili ve özverili bir insana yaklaştığımızı ve onu düşündüğünüz her sefer bir parça daha onu canlandırdığınız ve onun sizlerin davranmasını istediği gibi davrandığınız her sefer onu çok miktarda canlandırdığınızı düşünerek yaklaşmamızdır.
Marti’nin tüm sevgileri arasında en büyük sevgisinin çocuklara ve gençlere olduğunu, onlara en duygusal ve en hassas sayfalarını ve savaşçı yaşamının pek çok yılını adadığını hatırlayın. Bitirirken, beni başladığımız gibi ama bu sefer tersine “Yaşasın Marti” -ki zaten yaşamaktadır- ile uğurlamanızı istiyorum sizlerden.
(28 Ocak 1960 Jose Marti’ye saygı eyleminde konuşma)
|